(2. KISIM)
ÇAYCI BADE YA DA BİZ ÖYLE BİLİYORUZ
Adım Bade Suziku, öyle şaşırmış
bakmayın. Yüzde ellim baba tarafından Japonum. 35 yaşındayım. Mesleğim çay ustalığı. Sizin zamanınızda
küçümsenen bir meslek benim yaşadığım devir için kutsal ve saygıdeğer bir
meslek. Ben de bu mesleğin okulunu okudum. Tabiat Bilimleri Fakültesi, Bitkisel
İçeçekler Bölümü’nden mezun oldum. Sekiz yıldır da haber merkezinin çay
işlerine bakıyorum. Evimin bir bölümünü küçük bir çay bahçesi halinde, türlü
türlü bitkileri burada yetiştirip içilebilecek çay haline getiriyorum. Ardından
da iş yerinde bunları sunuyorum.
Gerçi bizim haber merkezinde öyle
çok farklı çay çeşidi istemiyor çalışanlar. Çoğunluğu Türk çayı içmekten yana.
İnce belli bardaklarda çaylarını her sabah dağıtıyorum. Tabii çayım sadece çay
değil, bazı aromalar da katmıyor değilim hani. Örneğin, azıcık tarçın ve
karanfil bazen de limonlu çay. Yalnız bir tane Alman herif var, adı Hans. Ona
fena halde gıcığım, terbiyesiz; olmayacak çay türlerini istiyor, sorun değil
yapıyorum evelallah da beğenmeyip burun kıvırıyor ya işte o anda benim saç
tellerim diken diken oluyor. Her seferinde çayına atacağım küçük bir zehirle
onu tahtalı köye gönderme şeklinde içimde bir arzu doğuyor. Bir gün o küçük
sarı kafasının pekmezini akıtacağım.
Neyse sabah sekizde işte oluyorum.
Çayhanem yarı açık bir mutfak şeklinde. Bir duvar boyunca kavonozlarımda çeşit
çeşit çaylarım var. Aranızda bazı kılçıkların Japon çayı da yapıyor musun diye
sorduklarını duyar gibiyim. Hayır, o çay daha çok bir ritüel, bu şekilde umuma
dağıltımaz, özüne aykırı.
Kış ayı gelince, yeşil elma çayı,
anasonlu çay gibi soğuk algınlığına iyi
gelecek çaylar daha çok tüketiliyor. Hergün evden saat 07,30 gibi
çıkıyorum. Saat tam sekizde iş yerinde oluyorum. Dokuz gibi çayları dağıtmaya
çıkıyorum. Kocaman bir tepsim var. Her seferinde 15 bardak taşıyorum. Saat on
buçuk gibi dağıtma işim bitmiş oluyor. Öğle tatilinden sonra da ikinci servise
çıkıyorum. Ondan sonra da saat başı çay dağıtımı yapıyorum. Kahve içen yok mu
diye soruyorsunuz, kahve içenler de var ama onlar için ayrıca bir kahvecimiz
yok. Makineden alınıyor kahve. Türk kahvesi pişirmek yasak çünkü hem vakit
alıyor hem de çalışanların lak lak etme süresini ikiye katlıyor. Kahve falı
bakma seansları uzun sürüyor anlayacağınız.
Bu sabah dışarıda keskin bir soğuk
var, pencereden şöyle bir şehra baktım. Her yer gri, metalik binalar her yerde.
Şehir sessiz bu arada. Nasıl olur demeyin… Haaa, evet sizler başınıza
gelecekleri bilmiyorsunuz. Kısa bir tarih dersi vereyim sizlere. 2040 yılında
İstanbul’da çok büyük bir deprem oldu. Beklenen büyük İstanbul depremi. Öyle az
buz bir deprem değil, depremin gücü 9.9 civarındaydı.
Korkunçmuş, ben o zamanlar yeni
doğmuşum. Annemle babam Japonya’daymışlar. Annem ailesinin bir kısmını
kaybetmiş, sonra da hafiften kafayı sıyırdı. Hayatının sonuna kadar
sakinleştiricilerle yaşadı. Babam tipik bir Japon olduğu için sakinliğini
korudu. Onun o buza benzeyen soğuk sakinliği bana da geçti. Annemin duygusal ve
melankolik hallerini hiç almadım, çok şükür Neyse, tarih dersimize devam
edelim. Şehrin nüfusu o sıralarda 18 milyon civarındaydı. 10 milyon kişi direkt
öteki tarafa tek gidiş bilet aldılar. Kalan 8 milyonun yarısı şehri terk etti.
Diğer kalanların hikâyesi biraz daha acıklı, sonra anlatırım. Şehirde yıkılmaz
denilen tüm binalar yıkıldı; gökdelenler birbirlerine çarptı, hatta Mecidiyeköy
civarındaki iki gökdelenin durumu fenaydı. Arada yeterli uzaklık bulunmayan iki
gökdelen birbirlerine kafadan girdiler. Sonuç berbattı elbette. Deprem gündüz
ve de öğlen saatinde olduğu için birçok insan iş yerinde, sokakta can verdi.
Hal böyle iken, yıkılmayan binalar
da oldu. Bunlardan en önemlisi şehrin simgesi olan Süleymaniye Camisi oldu.
Ayasofya’nın kubbesi çöktü, içerde turist olarak bulunan yüzlerce insan öldü.
Dolmabahçe Sarayı ve sahil kısmında bulunan kasırlar denize battı,
Eminönün'deki Yeni Cami sulara gömüldü.Tarihi eserlerin çoğu ya
tamamiyle yıkıldı ya da ağır hasar aldı.
Şehrin sınırlarının en uzak
köşesinde yapılmış olan siteler, büyük yerleşim merkezleri onca çelik
konstriksiyona rağmen yıkıldılar. Şehirin üzerinde kalın bir toz bulutu oluştu.
Dünyanın her yerinden yardım ekipleri geldi ama çok az sayıda insan canlı
olarak kurtulabildi. Şehir harabeye döndü. Binaların enkazları kaldıramaycak
kadar fazlaydı. Dördüncü günün sonunda şehir buram buram ceset kokmuştu. İşin
ekonomik zararı ise çok yüksekti.
En sonunda Türkiye hükümeti uluslararası
bir yardım istedi. Yapılan anlaşmalar neticesinde İstanbul bir şehir devleti
haline geldi. Yedi devlet bu şehri yönetiyor şu an, bu yedi ülkenin yanında
Türkiye de yönetici pozisyonunda, kararların onayını veriyor.
Şehrin nüfusu 2 milyonda
sabitlendi. Dışarıdan şehre sadece turist olarak gelebiliyorsunuz. Üç ayda
fazla kalabilmek için izin almanız gerekiyor. Şehrin tüm eski yapıları
onarıldı, çok zor ve ekonomik açıdan külfetli olan bu işi Almanlar ve
Amerikalılar üstlendi. Brezilya ve Japonya altyapı sorununu çözdü. Şehrin
heryeri kazıldı, metro sistemi bütün şehri bir örümcek ağı gibi sardı. Şehirde
dört tekerlekli araçlara izin yok, sadece güvenlik amaçlı birimler kullanıyor ya da özel izni olan kurumlar... İki tekerlekli araçlar ise serbest. Bunların da elektrikli olanları makbul çünkü
şehirde dik yollar çok fazla. Hindistan ise netwok işinin bütün şehre
kurulmasını ve güvenlik yazılımlarını yaptılar. Rusya ve İngiltere daha çok
finans anlamında yardımda bulundular. Ankara başkent olmasına rağmen ülkenin
kalbi hâlâ İstanbul’da atıyor; devlet başkanı senenin büyük kısmını burada
geçiriyor. Limanlar çok işlek biçimde kullanılıyor, dev gemiler limanlara
yanaşıp yük alıp yük bırakıyorlar. İstanbul merkezine uzak bölgeler artık tarım
alanı halinde. Şehir öylesine büyük bir yıkıma uğradı ki insanlar bu şehre
yaşamak için gelmek istemiyorlar. Şehirde birbaşka sektörde sağlık. Pekçok
hastane araştırma merkezi. Depremden sonra özellikle kolunu bacağını
kaybedenlerin trajik durumları kurulan ampüte servisleri ile halledilmeye
çalışıldı. Şimdi ise bu hastanelerde
ampüte parçalar daha işlevsel, kolunuz ve bacağınız yoksa, artık merkezi
sinir sisteminize bağlı yapay parçalarla hayatınıza devam edebiliyorsunuz.
İşler iyi gözüktü değil mi gözünüze? Aslında pek de öyle değil. Depremde sağ kalanlar uluslararası yönetim işe el
koyunca şehirde çok uzun kalamadılar. Sahip oldukları malların karşılığını
alarak onlar da şehri terk ettiler, terk etmeye mecbur bırakıldılar. Şehirde
kalmak isteyenlerin de yedi göbekten
İstanbullu olup olmadıklarına bakıldı. Sonuçta 500 bin kişi şehirde kalabildi. Arada
para gücünü kullanarak kendilerine sekiz göbek İstanbullu aile bulanlar da
olmadı değil bu arada ama ne yazık ki kontrol o kadar sıkıydı ki onlar da şehri
terk etmek zorunda kaldılar.
Gökdelenler yok artık. Sadece altı
yedi katlı binalar var. Yüksek binalar yıkılınca şehrin rüzgârları da doğal
koridorlarını kullanabildiler. Şehrin havası şu anda başka bölgelerden daha
temiz. Yalnız deniz için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Şehrin molozlarının
bir kısmı denize döküldü. Boğazın Karadeniz çıkışında küçük bir ada oluştu bu
yüzden. Uzun süre nehrin kimyasal atıkları denize döküldüğü için deniz suyu
henüz temizlenmiş değil. Rumeli yakasının büyük kısmı binalardan temizlendi ve
ağaçlandırma çalışmaları başladı. Anadolu yakasında sahil kısmında binaların
hepsi yerle bir oldu. Bu yüzden orada haritayı değiştirecek kadar denize moloz döküldü.
Buralarda yeni yerleşim birimleri kuruldu. Şehrin bu kısmı daha çok yerleşim
bölgesi halinde. Anadolu kısmında bulunan önemli tepeler de ağaçlandırıldı. Anadolu
tarafı bilimsel araştırmaların daha çok yapıldığı merkezlerin çoğunlukta olduğu
bir yer. Üç tane üniversite var bu bölgede. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen
araştırmacılar burada çalışıyor. Milyonlarca ölü toplu mezarlara koyuldu ya da
oldukları yerde gömüldüler. Toplu mezarların bulunduğu bölgelerde yerleşim yok,
eski adetlere göre buralara servi ağaçları dikildi. Sadece senede bir gün
insanlar kaybettikleri yakınlarını anmak için geliyor, geceleri bu toplu
mezarlık bölgelerinden inilti seslerinin geldiği söyleniyor. Tabii bütün bunlar
sadece insan beyninin uydurmaları. Ölüler ölüdür.
Şehirde her yer kameralarla kontrol
ediliyor, herhangi bir gösteri yapılması kesinlikle yasak. Tuhaf bir baskı var.
Birtakım yeraltı örgütleri mevcut. Bunlar şehrin yabancılar tarafından
yönetilmesinden hoşlanmıyor. Arada sırada değişik protesto gösterileri
yapıyorlar. Henüz bir tanesini bile
yakalanamadı. Arada sırada trenlerin üzerine İstanbul Türkündür diye
yazıyorlar. Bazen de network sistemini
hackleyip ekranlarda İstanbul’un 20. yüzyıldaki görüntülerini koyuyorlar.
Bu kadar laf yeter. İşime
gitmeliyim. Bugün hava buz gibi. Sabah erken kalkıp yarım saatlik yogamı
yaptım. Ardından çeşitli meyvelerden hazırladığım meyve suyumu içtim. Bardağıma
kahvemi koyup yola çıktım. İş yerine ulaşınca bileğimi kapıya uzattım.
Bileğimdeki çipi tanıyan sistem sayesinde kapı açıldı. Güvenlik görevlisi ile
selamlaştım. Kendisinin her sabah kalçalarıma baktığını düşünüyorum, yüzündeki
o pis sırıtmasından böyle bir sonuca ulaştım. Kendisi listemin ikinci sırasında
yer alıyor.
Çayları hazırladıktan sonra
habermerkezinin güncelleme servisine dağıtıma gittim. Serviste 20 kişi
çalışıyor. Çoğunluğu türklerden oluşan servisin amacı dünyadan gelen haberleri
önem sırasına göre değerlendirip Türkçe, İngilizce ve başka dillerde çevirilerini yapıp servise
sunmak. Böylelikle şehrin her tarafında aynı anda aynı haberler görünüyor.
Tamvayda, metroda, trende haberler bu şekilde servise sunuluyor. Bazı
haberlerin yayınlanması için şehir yönetim merkezinin onayı gerekiyor; bu onay
alındıktan sonra haber yayınlanıyor ya da hiç yayınlanmıyor. Her şey fazla iyi
sanki...