BİR GARİP HANS...
Hans o sabah erkenden genel merkeze tayin dilekçesini verdi. Berlin haber servisine geçmek istediğini belirtti; dilekçeyi bu sene içinde ikinci kez veriyordu. İlki reddedilmişti. Reddedilmesinin sebebi Hans’ın düzgün bir gerekçe gösterememesiydi. Hans, herkesin çalışmak için can attığı bu şehirden gitmek istiyordu. Gitme gerekçesini dilekçesine yazsa muhtemelen tayin yerine rehabilitasyon merkezine kapatılırdı. İkinci dilekçesine ailesini özlediğini de yazdı. Bu sefer işe yarayacağını düşünüyordu. Sabahleyin masasına gelecek iyi haberi düşünerek oturdu. Yan masasında Harun oturuyordu. Harun’la arası iyiydi ama Harun’un melankolik tavırlarını tuhaf buluyordu. Arada sırada beraber vakit geçiriyorlardı, boğaza gidip yürüyüş yapıyorlar, bazen de bir balıkçı restoranında balık yiyip rakı içiyorlardı. Gerçi Hans içiyordu, Harun’un içkiyle arası yoktu. Bir keresinde içki içip ağlamaya başlayınca Hans onunla bir daha yemeğe çıkmayacağını söyledi. Ağlayıp ağlayıp yüz yıl öncesinin aşk şiirlerini böğürerek okuyunca Hans ürkmüştü açıkçası. Harun o sabah da yine çok düzgün tıraş olmuştu. Sakallarını dudak hizasından kulak memesine kadar kesmiş, bıyık kısmını da tamamiyle tıraş etmişti. Harun’un sakalları merkezde sakal modasını başlatmış, erkeklerin çoğu değişik şekillerde sakal bırakıyor hatta bazıları ise sakallarını boyuyorlardı. Hans bu modaya kendini kaptırmamıştı. Her zaman kirli kızıl sakalları ile ortalıkta dolaşıyor, iki ayda bir de saçlarını kestiriyordu o kadar. Son zamanlarda ise iyice salmıştı sakalı da saçı da. Harun her zamanki gibi gülümseyerek “günaydın” dedi. Hans “günaydın, bugün açılacak mısın bakalım?” Harun hiç beklemediği bu soru karşısında irkildi. Hans gülerek “ Ehh, artık bu sefer Bade’ye açılacaksın değil mi, kaç aydır şiir yazmaktan yorulmadın mı?” Harun kısık sesle “ Sabah sabah başka konu mu yok ? zamanını bekliyorum işte?” “zamanı mı olur bu işin? Bak sen teklif etmezsen ben teklif edeceğim ona göre.” Harun sırıttı “ Et bakalım, sanki kabul edecek?” “Tamam bugün teklif edeceğim. “ Harun cevap vermeye hazırlanıyordu ki Bade odaya girdi. “ Hanımlar, beyler çaylarınız geldi. Hepinize günaydın bu arada” Bade her zamanki gibi siyah giyinmişti. Siyah bir kazak ve altında siyah kalem etek. Rahat spor ayakkabıları da siyahtı. Bade’nin ojelerinin siyah olmasının yanısıra kulağındaki küpeler ve ruju da siyahtı. Hans, Harun’un bu kızın nesinden hoşlandığını bir türlü anlayamıyordu. Bade, güzel çekik gözleri olan minyon tipli bir kadındı, güzel yüzünü yaptığı tuhaf makyajlarla daha da tuhaf bir hale getiriyordu. Arada bir değişiklik yaptığı da oluyordu. Mesela önemli günlerde değişiklik yapıp çalışanları dehşete de düşürmüyor değildi. Yılbaşında kırmızı giyindiği günü unutmak mümkün değildi. Hatta bütün kadınların kanına girdi ve o gün merkezde bütün kadınlar elma şekeri gibi ortalikta dolaşmışlardı. Hans, Bade’nin karanlık bir tarafının olduğunu düşünüyordu hep. Gerçi Hans’ın her şeyin altında karanlık bir şeyler aramak gibi bir huyu vardı. Aslında Hans’ın durumu kolaylıkla cümleye dökülebilir: Hans’ın ruhları görme yeteneği vardı. İstanbul’a tayin edildiğinde ruh görme sayısının bu kadar fazla olacağını hiç düşünmemişti. Büyük depremden sonra şehirdeki ölü sayısı çok fazlaydı, Hans trajedinin yaşandığı bu şehrin ölülerinin ortalıkta bu kadar sıklıkla dolaşacağını hiç tahmin etmemişti. Belin de günde bir bazense hiç görmediği ruhlar onu çok rahatsız etmiyordu ama burada gün içinde giderek artan bir hızla bazen 10- bazense 15 ruh görüyordu. Hans, ekranındaki haberlerin akışına dikkati verdi. Kırmızı şeritler çok azdı bugün genellikle sarı ve turuncu şeritler var. Renk tonlarına göre haber ekranlara düşüyordu. Hans Almanca ve Fransızca çeviri yapıyordu. Çevri yapacağı haberler kendisine ulaştırılınca bunları Türkçe’den Almanca ya da Fransızca’ya çeviriyor ve sistemde haberleri internet ağına gönderiyordu. En çok sevdiği haberler doğa ile ilgili olanlardı. Avusturya’dan gelen haberler onun en çok sevdiği haberlerdi. Avusturya genetik deneylerin yapıldığı bir yer. Nesli tükenmiş hayvanlar burada yeniden üterilip dünyadaki doğal ortamlarına bırakılıyordu. Geçenlerde Anadolu Parsı Türkiye topraklarına tekrar geldi. Hans ekrana bakmaya başladı. Her şey normal akışında devam ediyordu. Bade’nin sesi ile irkildi.: “Hans, ne içeceksin?” Hans, Bade’nin siyah kalemle belirginleştirilmiş gözlerine dehşetle baktı. “Elma tarçınlı çay istiyorum ama ekşimtrak tadı olmasın, içine biraz çiçek balı at” Bade, Hans’ın yeşil gözlerine delici bir bakış yolladı. Bade, arkasını döndü, Hans kalem gibi olan kıza baktı. Kalçaları küçücüktü. Hans Bade’nin kalçalarının bu kadar küçük nasıl olduğuna hep hayret etmişti. Kendisi büyük kalçalı be iri göğüslü kadınlardan hoşlanırdı. Ofiste öğle yemeği vaktine kadar herkes rutin işleri ile uğraştı. Saat 12.00’de yemeğe inildi. Birkaç kişi nöbete kaldı. Hans yemeğe genellikle Harun ve Elif ile gidiyordu. O gün de alışkanlığını bozmadı üç kişi yemeğe indiler. Hans Harun’un damarına bastı asansörde. “Bak, şimdi yemekte gidip kendisine çıkma teklif edeceğim.” Harun, umursamazca “et bakalım” dedi. Elif “Ha, bu sefer iddiaya bindi iş değil mi? Yahu ben söyleyeyim istersen Harun?” “Hayır, Elif; sen bakma bu safın dediklerine. Bade'ye hayatta çıkma teklif edemez. Ben bugün akşam ona çiçek yollayacağım. İçine de bir kart yazdım, tam altı aydır karta ne yazacağımı düşündüm.” Elif merakla gözlerini açarak “Yapmaya yav, peki ne yazdın?” “Çok düşündüm, önce şiir yazacaktım ama şiir bir buçuk sayfa sürdü. Ben de daha kısa bir şey yazmaya karar verdim. Benimle Yenikapı’da bir kahve içer misin? Harun” Hasn fırsatı kaçırmadı, “yani altı ay bu cümle için mi bekledin?” Elif “ Amma da karışık hale getirdiniz durumu. Bak benim Hasan bana direkt geldi. Elifciğim sen ve ben birbirimiz için yaratılmışız, benimle çıkar mısın” dedi. Harun lafını kesti “ Haa eveto günü hatırlıyrum Mustafa’nın kafasında fincan kırdın” “ Evet ama bak iki yıldır evliyiz. O fincan büyük bir aşkın doğmasına neden oldu.” Eh o zaman ben aradan çekileyim Haruncuğum. Hans, tepsisine patlıcan musakka, safranlıpilav ve cacık aldı. Elif, “ Hans sen bir senede bayağı bayağı Türk oldun be!” Hans gülerek Berlin’de de Türk restoranlarına giderdim, bu yemekleri seviyorum, belli olmuyor mu? Hans koca göbeğini Elif’e işaret etti.
Yemekhaneye indiklerinde Hans’ın biraz keyfi kaçtı, yemekhanenin penceresinin kenarında üç tane ruh vardı. Üçü de çocuktu ve Hans’a bakıyorlardı. Hans pencereye arkasını dönerek oturdu ama ruhlardan kurtulamadı ruhlar bu sefer ön taraftaki boş masadan ona bakamaya başladılar. Çok üzgün bakıyorlardı. Hans, gözlerini kaçırdı. Yemeğe odaklanmaya çalıştı. Ruhlar sanki ona bşr şey söylemek istiyorlardı ama Hans bugüne kadar hiçbir ruhun konuştuğunu görmemişti. Yemekten sonra odaya çıktılar. Bade yarım saat sonra çay servisi için geldi. Hans bu sefer Türk çayı istedi. Bade ilk defa şaşırdı: “Hans, sen iyi misin?” Hans bembeyaz kağıt gibi suratla Bade’ye baktı “Yemek dokundu galiba.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder