9 Ocak 2015 Cuma

(2. KISIM)
ÇAYCI BADE YA DA BİZ ÖYLE BİLİYORUZ
Adım Bade Suziku, öyle şaşırmış bakmayın. Yüzde ellim baba tarafından Japonum. 35 yaşındayım.  Mesleğim çay ustalığı. Sizin zamanınızda küçümsenen bir meslek benim yaşadığım devir için kutsal ve saygıdeğer bir meslek. Ben de bu mesleğin okulunu okudum. Tabiat Bilimleri Fakültesi, Bitkisel İçeçekler Bölümü’nden mezun oldum. Sekiz yıldır da haber merkezinin çay işlerine bakıyorum. Evimin bir bölümünü küçük bir çay bahçesi halinde, türlü türlü bitkileri burada yetiştirip içilebilecek çay haline getiriyorum. Ardından da iş yerinde bunları sunuyorum.
Gerçi bizim haber merkezinde öyle çok farklı çay çeşidi istemiyor çalışanlar. Çoğunluğu Türk çayı içmekten yana. İnce belli bardaklarda çaylarını her sabah dağıtıyorum. Tabii çayım sadece çay değil, bazı aromalar da katmıyor değilim hani. Örneğin, azıcık tarçın ve karanfil bazen de limonlu çay. Yalnız bir tane Alman herif var, adı Hans. Ona fena halde gıcığım, terbiyesiz; olmayacak çay türlerini istiyor, sorun değil yapıyorum evelallah da beğenmeyip burun kıvırıyor ya işte o anda benim saç tellerim diken diken oluyor. Her seferinde çayına atacağım küçük bir zehirle onu tahtalı köye gönderme şeklinde içimde bir arzu doğuyor. Bir gün o küçük sarı kafasının pekmezini akıtacağım.
Neyse sabah sekizde işte oluyorum. Çayhanem yarı açık bir mutfak şeklinde. Bir duvar boyunca kavonozlarımda çeşit çeşit çaylarım var. Aranızda bazı kılçıkların Japon çayı da yapıyor musun diye sorduklarını duyar gibiyim. Hayır, o çay daha çok bir ritüel, bu şekilde umuma dağıltımaz, özüne aykırı.
Kış ayı gelince, yeşil elma çayı, anasonlu çay gibi soğuk algınlığına iyi  gelecek çaylar daha çok tüketiliyor. Hergün evden saat 07,30 gibi çıkıyorum. Saat tam sekizde iş yerinde oluyorum. Dokuz gibi çayları dağıtmaya çıkıyorum. Kocaman bir tepsim var. Her seferinde 15 bardak taşıyorum. Saat on buçuk gibi dağıtma işim bitmiş oluyor. Öğle tatilinden sonra da ikinci servise çıkıyorum. Ondan sonra da saat başı çay dağıtımı yapıyorum. Kahve içen yok mu diye soruyorsunuz, kahve içenler de var ama onlar için ayrıca bir kahvecimiz yok. Makineden alınıyor kahve. Türk kahvesi pişirmek yasak çünkü hem vakit alıyor hem de çalışanların lak lak etme süresini ikiye katlıyor. Kahve falı bakma seansları uzun sürüyor anlayacağınız.
Bu sabah dışarıda keskin bir soğuk var, pencereden şöyle bir şehra baktım. Her yer gri, metalik binalar her yerde. Şehir sessiz bu arada. Nasıl olur demeyin… Haaa, evet sizler başınıza gelecekleri bilmiyorsunuz. Kısa bir tarih dersi vereyim sizlere. 2040 yılında İstanbul’da çok büyük bir deprem oldu. Beklenen büyük İstanbul depremi. Öyle az buz bir deprem değil, depremin gücü 9.9 civarındaydı.
Korkunçmuş, ben o zamanlar yeni doğmuşum. Annemle babam Japonya’daymışlar. Annem ailesinin bir kısmını kaybetmiş, sonra da hafiften kafayı sıyırdı. Hayatının sonuna kadar sakinleştiricilerle yaşadı. Babam tipik bir Japon olduğu için sakinliğini korudu. Onun o buza benzeyen soğuk sakinliği bana da geçti. Annemin duygusal ve melankolik hallerini hiç almadım, çok şükür Neyse, tarih dersimize devam edelim. Şehrin nüfusu o sıralarda 18 milyon civarındaydı. 10 milyon kişi direkt öteki tarafa tek gidiş bilet aldılar. Kalan 8 milyonun yarısı şehri terk etti. Diğer kalanların hikâyesi biraz daha acıklı, sonra anlatırım. Şehirde yıkılmaz denilen tüm binalar yıkıldı; gökdelenler birbirlerine çarptı, hatta Mecidiyeköy civarındaki iki gökdelenin durumu fenaydı. Arada yeterli uzaklık bulunmayan iki gökdelen birbirlerine kafadan girdiler. Sonuç berbattı elbette. Deprem gündüz ve de öğlen saatinde olduğu için birçok insan iş yerinde, sokakta can verdi.
Hal böyle iken, yıkılmayan binalar da oldu. Bunlardan en önemlisi şehrin simgesi olan Süleymaniye Camisi oldu. Ayasofya’nın kubbesi çöktü, içerde turist olarak bulunan yüzlerce insan öldü. Dolmabahçe Sarayı ve sahil kısmında bulunan kasırlar denize battı, Eminönün'deki Yeni Cami sulara gömüldü.Tarihi eserlerin çoğu ya tamamiyle yıkıldı ya da ağır hasar aldı.
Şehrin sınırlarının en uzak köşesinde yapılmış olan siteler, büyük yerleşim merkezleri onca çelik konstriksiyona rağmen yıkıldılar. Şehirin üzerinde kalın bir toz bulutu oluştu. Dünyanın her yerinden yardım ekipleri geldi ama çok az sayıda insan canlı olarak kurtulabildi. Şehir harabeye döndü. Binaların enkazları kaldıramaycak kadar fazlaydı. Dördüncü günün sonunda şehir buram buram ceset kokmuştu. İşin ekonomik zararı ise çok yüksekti.
En sonunda Türkiye hükümeti uluslararası bir yardım istedi. Yapılan anlaşmalar neticesinde İstanbul bir şehir devleti haline geldi. Yedi devlet bu şehri yönetiyor şu an, bu yedi ülkenin yanında Türkiye de yönetici pozisyonunda, kararların onayını veriyor.
Şehrin nüfusu 2 milyonda sabitlendi. Dışarıdan şehre sadece turist olarak gelebiliyorsunuz. Üç ayda fazla kalabilmek için izin almanız gerekiyor. Şehrin tüm eski yapıları onarıldı, çok zor ve ekonomik açıdan külfetli olan bu işi Almanlar ve Amerikalılar üstlendi. Brezilya ve Japonya altyapı sorununu çözdü. Şehrin heryeri kazıldı, metro sistemi bütün şehri bir örümcek ağı gibi sardı. Şehirde dört tekerlekli araçlara izin yok, sadece güvenlik amaçlı birimler kullanıyor ya da özel izni olan kurumlar... İki tekerlekli araçlar ise serbest. Bunların da elektrikli olanları makbul çünkü şehirde dik yollar çok fazla. Hindistan ise netwok işinin bütün şehre kurulmasını ve güvenlik yazılımlarını yaptılar. Rusya ve İngiltere daha çok finans anlamında yardımda bulundular. Ankara başkent olmasına rağmen ülkenin kalbi hâlâ İstanbul’da atıyor; devlet başkanı senenin büyük kısmını burada geçiriyor. Limanlar çok işlek biçimde kullanılıyor, dev gemiler limanlara yanaşıp yük alıp yük bırakıyorlar. İstanbul merkezine uzak bölgeler artık tarım alanı halinde. Şehir öylesine büyük bir yıkıma uğradı ki insanlar bu şehre yaşamak için gelmek istemiyorlar. Şehirde birbaşka sektörde sağlık. Pekçok hastane araştırma merkezi. Depremden sonra özellikle kolunu bacağını kaybedenlerin trajik durumları kurulan ampüte servisleri ile halledilmeye çalışıldı. Şimdi ise bu hastanelerde  ampüte parçalar daha işlevsel, kolunuz ve bacağınız yoksa, artık merkezi sinir sisteminize bağlı yapay parçalarla hayatınıza devam edebiliyorsunuz. İşler iyi gözüktü değil mi gözünüze? Aslında pek de öyle değil. Depremde  sağ kalanlar uluslararası yönetim işe el koyunca şehirde çok uzun kalamadılar. Sahip oldukları malların karşılığını alarak onlar da şehri terk ettiler, terk etmeye mecbur bırakıldılar. Şehirde kalmak isteyenlerin  de yedi göbekten İstanbullu olup olmadıklarına bakıldı. Sonuçta 500 bin kişi şehirde kalabildi. Arada para gücünü kullanarak kendilerine sekiz göbek İstanbullu aile bulanlar da olmadı değil bu arada ama ne yazık ki kontrol o kadar sıkıydı ki onlar da şehri terk etmek zorunda kaldılar.
Gökdelenler yok artık. Sadece altı yedi katlı binalar var. Yüksek binalar yıkılınca şehrin rüzgârları da doğal koridorlarını kullanabildiler. Şehrin havası şu anda başka bölgelerden daha temiz. Yalnız deniz için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Şehrin molozlarının bir kısmı denize döküldü. Boğazın Karadeniz çıkışında küçük bir ada oluştu bu yüzden. Uzun süre nehrin kimyasal atıkları denize döküldüğü için deniz suyu henüz temizlenmiş değil. Rumeli yakasının büyük kısmı binalardan temizlendi ve ağaçlandırma çalışmaları başladı. Anadolu yakasında sahil kısmında binaların hepsi yerle bir oldu. Bu yüzden orada haritayı değiştirecek kadar denize moloz döküldü. Buralarda yeni yerleşim birimleri kuruldu. Şehrin bu kısmı daha çok yerleşim bölgesi halinde. Anadolu kısmında bulunan önemli tepeler de ağaçlandırıldı. Anadolu tarafı bilimsel araştırmaların daha çok yapıldığı merkezlerin çoğunlukta olduğu bir yer. Üç tane üniversite var bu bölgede. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen araştırmacılar burada çalışıyor. Milyonlarca ölü toplu mezarlara koyuldu ya da oldukları yerde gömüldüler. Toplu mezarların bulunduğu bölgelerde yerleşim yok, eski adetlere göre buralara servi ağaçları dikildi. Sadece senede bir gün insanlar kaybettikleri yakınlarını anmak için geliyor, geceleri bu toplu mezarlık bölgelerinden inilti seslerinin geldiği söyleniyor. Tabii bütün bunlar sadece insan beyninin uydurmaları. Ölüler ölüdür.
Şehirde her yer kameralarla kontrol ediliyor, herhangi bir gösteri yapılması kesinlikle yasak. Tuhaf bir baskı var. Birtakım yeraltı örgütleri mevcut. Bunlar şehrin yabancılar tarafından yönetilmesinden hoşlanmıyor. Arada sırada değişik protesto gösterileri yapıyorlar.  Henüz bir tanesini bile yakalanamadı. Arada sırada trenlerin üzerine İstanbul Türkündür diye yazıyorlar. Bazen de  network sistemini hackleyip ekranlarda İstanbul’un 20. yüzyıldaki görüntülerini koyuyorlar.
Bu kadar laf yeter. İşime gitmeliyim. Bugün hava buz gibi. Sabah erken kalkıp yarım saatlik yogamı yaptım. Ardından çeşitli meyvelerden hazırladığım meyve suyumu içtim. Bardağıma kahvemi koyup yola çıktım. İş yerine ulaşınca bileğimi kapıya uzattım. Bileğimdeki çipi tanıyan sistem sayesinde kapı açıldı. Güvenlik görevlisi ile selamlaştım. Kendisinin her sabah kalçalarıma baktığını düşünüyorum, yüzündeki o pis sırıtmasından böyle bir sonuca ulaştım. Kendisi listemin ikinci sırasında yer alıyor.

Çayları hazırladıktan sonra habermerkezinin güncelleme servisine dağıtıma gittim. Serviste 20 kişi çalışıyor. Çoğunluğu türklerden oluşan servisin amacı dünyadan gelen haberleri önem sırasına göre değerlendirip Türkçe, İngilizce ve başka dillerde çevirilerini yapıp servise sunmak. Böylelikle şehrin her tarafında aynı anda aynı haberler görünüyor. Tamvayda, metroda, trende haberler bu şekilde servise sunuluyor. Bazı haberlerin yayınlanması için şehir yönetim merkezinin onayı gerekiyor; bu onay alındıktan sonra haber yayınlanıyor ya da hiç yayınlanmıyor. Her şey fazla iyi sanki...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder