10 Mart 2015 Salı

(10. kısım)

VİRÜS 

Galatasaray'ın galibiyetini bu soğuk ve karlı İstanbul gecesinde sokaklarda bir grup taraftar çılgınca kutluyordu. Berkecan, aldığı alkolün etkisiyle iyice coşmuş, arkadaşlarıyla "cimbom" diye bağırıyor elindeki kanyak kutusunu gelene geçene kaldırıyordu. Metro'ya bindiklerinde kasıklarındaki ağrıyı fark etti. İşemesi gerekiyordu, bir anda mesanesi onu sıkıştırmıştı. Esenler'e geldiğinde metrodan kendini zor attı. Dışarıya işemek yasak olduğu için mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde eve gitmeyi planlıyordu ama olmadı; mesanesi o kadar dolmuştu ki ceza yemeği göze aldı. Gözden uzak olarak düşündüğü bir duvara yaklaştı ve işemeye başladı. Acaip bir rahatlama bütün vücudunu sarmıştı ama işedikçe de işiyordu. Bit ulan bit dedi içinden ama mesanenin boşalacağı yoktu. Bir anda yanı başında motorize polis ekipleri bitiverdi. Takım taklavatı toplamayı istiyordu ama polis geldiğinde o hâlâ işiyordu. Bir aralık polisler gülmeye başladılar, Berkecan " Abi bitecek az bekleyin hele" deyip duruyordu.

Berkecan o geceyi nezarethanede geçirdi, yüklü bir ceza aldı; işediği yeri de o gece ona temizlettiler. Berkecan ertesi sabah çıktığında hafiften bir titreme geçirdi. Herhalde üşüttüm diye düşündü. İşe vardığında ilk işi limonlu bir çay içmek oldu. Akşam iş çıkışında arkadaşları onda bir tuhfalık olduğunu sezmişler hatta içlerinden biri " oğlum kötü gözüküyorsun, hastaneye git"  demişti. Berkecan çok da oralı olmadı. Eve gittiğinde sıcak duşa girdi. Sanki daha iyi olmuştu. Aynaya bakarken-kendisine göre mükemmel olan vücuduna bakarken- gözlerinebakti bir an. Sanki siyah gözlerinin etrafından bir beyaz halka vardı. Dehşete düşmüştü, kör mü oluyordu acaba? Banyodan çıktıktan sonra iyileşeceğine daha da kötüleşti, bütün vücudu yanıyordu, kız arkadaşı Merve eve geldiğinde o koridorda boylu boyunca uzanmış, kendinden geçmişti. Gözlerini kapamadan önce aklına maç sırasında yanında duran yabancı kadın geldi. Hemen yanındaki kadın ikide bir hapşırıyordu. Galatasaray gol atınca da birbirlerine sarılmışlardı. Herhalde ondan virüs kapmış olmalıyım diye düşündü.

26 Şubat 2015 Perşembe


(9. Kısım)

LANA ve VİRÜS

Sabah 06.00
Aynaya bakarken fark ettim sanırım ilk. Göz irisinin çevresinde belli belirsiz de olsa beyaz bir halka oluşmuş. Görüşümde bozukluk yoktu. İki gün hastanede kaldıktan sonra aslında kendime gelmiş, üçüncü gün laboratuvarda çalışmaya başlamıştım. Bütün karantina kurallarını da uyguladım fakat vücudumda bir değişiklik var. Rengim sanki biraz daha soluk gibi. Yanımda getirdiğim kan testi setinde kanıma baktım, değerlerde bir tuhaflık yok; labda daha ayrıntılı bir inceleme yapmam gerek. Vücudumdaki grip virüsü değişmiş olabilir ama irisin çevresindeki bu beyazlık hoşuma gitmedi.

Öğlen 11.00

Abdülhalim kan örneği alıp incelemeye gitti. Sonuçlar birkaç saate kadar çıkar diye düşünüyorum.


Akşam 19.00

Abdülhalim kan sonuçlarını getirdi, herhangi bir sorun yok. Dr. Begüm'le görüşmeyi düşünüyorum. Gözlerimdeki beyazlık hoşuma gitmiyor.

Akşam 20.00

Maçtayım, Galatasaray ve Beşiktaş maçı... Sesimi açmak için mentollü şekerlerden birkaç tane ağzıma attım. Kilo almışım yine forma dar geldi.

Gece 24.00

Ateşim var, gözlerim beyaza döndü iyice... Sanırım bendeki sorun basit bir soğukalgınlığının çok ötesinde... Acil yardım hattını aradım.



11 Şubat 2015 Çarşamba

(8. Kısım)

BADE VE HARUN BERABERLER

Gece saat ikide Harun Hans'ın evinden çıkmıştı. Duyduklarına pek de inanası gelmemişti. Bir hortlak hikayesi dinlemişti. Gerçi babası da ona böyle tuhaf hikayeler anlatırdı hep.  Çocuk kafasıyla merakla dinlerdi. Babası şimdi olsaydı ve böyle bir şey anlatsaydı ona deli gözü ile bakardı herhalde.

Samatya'daki eve vardığında saat ikibuçuk olmuştu.
"Işıklar" dedi... Işıklar yandı, "loş" diye seslendi, ışıklar parlak renklerini kaybetti bir anda. Üzerini çıkardı, banyoya girdi. Sıcak su, 40 derece diye seslendi. Suyun altına girdiğinde günün bütün yorgunluğunu atmış oldu bir anda. Bornozunu üzerine aldığında uyku iyice bastırmıştı. "Işıkları kapa" dedi, ardından yatağa uzandı. Gözlerini açtığında sabah olmuştu.

Bugün izin günü olduğu için vücudunu yataktan kaldırmadı. Biraz tavana baktıktan sonra kalktı. Yatak odasının kapıya yerleştirdiği asılma çubuğunda 15-20 kere kendini yukarı çekti. Ardından şınav ve mekik hareketlerini yaptı. Düzenli olarak hergün yaptığı sporu yaklaşık 30 dakika kadar yaptı. Terlemişti, tekrar suyun altına girdi. Çıktığında karnı açıkmıştı. Mutfağa geçti, iki yumurta kırdı, portakal suyunu hazırladı. Yemeğini çabucak yedi, bugün yine Bade ile buluşacaktı. Saçlarını ve sakalını kontrol etti. İyi gözüküyordu. Beyaz boğazlı polarını üzerine geçirdi.Siyah montunu üzerine geçirdi. "Bade Suziki'yi ara" Biraz sonra odanın içerisinde Bade'nin sesi çınladı:" Günaydın, Harun" " Günaydın, ben şimdi çıkıyorum." " Tamam, Aydos Ormanı'na gidiyoruz değil mi?" " Evet, yürüyüş yaparız... Biraz yeşil görelim." "Tamam, görüşmek üzere"

Harun Bade ile buluştuğunda sanki ilk defa birbirlerini görüyorlarmış sarıldılar. Aralarında güçlü bir çekim vardı. Bade duygularını pek göstermese de Harun onun eksik bir tarafını tamamlıyordu. Bade'nin soğuk yanı Harun'un sıcaklığı ile kapanıyordu.

Birlikte ormanın içinde yürürken Harun, Hans'ın dün gece kendisine anlattıklarını Bade'ye anlattı. Bade duruma hiç şaşırmadığını çünkü Hans'ta bir tuhaflık olduğunu hissettiğini söyledi. Yalnız Hans'ın ruhları görmesine inanmadığını da söyledi. Harun:
"Sen galiba inanmıyorsun bu ruh hayalet işlerine?"
"İnanmamak değil aslında, ben de hayalet görsem Hans'ın durumunu anlayacağım. Ancak böyle metafizik bir olayla hiçç karşılaşmadım."
"Babam, bana o kadar çok hikaye anlattı ki çok normal karşılıyorum."
"Evet, ben de Japonya'da bu hikaylerden çok dinledim."
" Sahi ne kadar kaldın orada? 15 yaşına kadar oradaydım, ardından buraya geldik."
" Sonra da çaycı mı oldun?"
Bade , gülümseyerek " evet" dedi.

" Hayır, çaycılık benim göstermelik mesleğim. 7 yıldır askıya alındım. Ondan önce istihbarat teşkilatının en gözde elemanıydım, Ta ki arkadaşımın ölümüne neden olana kadar. Ruh dengem o kadar bozuldu ki öfke krizlerimin ardı ardı ardına birçok operasyonu tehlikeye soktu. Şimdi daha iyiyim. sana bunları anlatasam mı ? Bir adamı kaç türlü nasıl öldürebildiğimi sana söylesem mi? Hayır, işime geri dönebilmek için sabretmem  ve kendimi iyileştirmem gerek."

Harun, Bade'ye sarıldı. Bade, o kadar kasılmıştı ki bir türlü Harun'un o yumuşak duygusal tarafına odaklanamıyordu. Belki d kendini bırakması lazımdı. Ormanda gezdikten sonra eve geldiler. Harun o gece ve ondan sonraki günlerde hep Bade'de kaldı.



2 Şubat 2015 Pazartesi

(7. Kısım)
BOZA GECESİ

Hans Taksim meydanına bakan evinin penceresinden dışarıya baktı.  Her yer bembeyazdı. Nefis bir görüntüydü. Buradan Boğaz Köprüsü'nü de görebiliyordu. Işıklarla donatılmış köprü turkuazdan beyaza doğru renk değiştirdi. Üzerinden geçen trenin ışıklarını görebiliyordu. Hans elindeki biranın son yudumunu da içtikten sonra oyun koltuğuna oturdu bu akşam sanal dünyada takılmak istiyordu en azından orada hayaletleri göremezdi. Tam o sırada kapı çaldı. Gelen Harun olmalıydı.
Kapıya gittiğinde Harun yarım bir kardan adam şeklindeydi. Elinde kocaman bir şişe vardı.
" Selam Hans, misafir kabul edip etmediğini sormuyorum bile, boza getirdim. bu akşam içiyoruz."
Hans, gülerek,
" Adam gibi bira içsek olmuyor mu?"
" Hans, bak sıcak leblebi ve tarçın da getirdim. Sen istersen biranı iç...Ama inan ki boza daha nostaljik"
" Eh, geç bakalım içeri. Ne oldu Bade ile randevu?"
" Evet, zaten onu anlatacağım. Güzel vakit geçirdik."
" Romatizmin sonunu bağladınız mı?
Harun gülerek içeri geçti,
"Bozaları içerken anlatayım."
Harun iki saat süresince durmadan Bade'yi anlattı. Hans hem onu dinliyor hem de arkasında duran 7-8 yaşlarındaki hayaletin yüzüne bakıyordu. Çocuklar yetişkinlerden daha palak oluyor. Bu küçük kız nedense ağlıyordu. Hans, keşke konuşabilselerdi diye içinden geçirdi ama artık onları da görmek istemiyordu. Bu yüzden Berlin'e gidecek en azndan bu kadar sıklıkla görmeyecekti onları.
Harun'un sesi ile kendine geldi
" Hans, beni dinlemiyorsun galiba"
" Yooo, hayır dinliyorum."
" Arkamda ne var? Oraya bakıyorsun devamlı?"
Hans iki yıldır tanıdığı arkadaşına baktı
" Sana bir şey itiraf etsem ve sen de bana deli gözü ile bakmayacağına söz versen?"


(6. Kısım)
BADE VE HARUN
Bade, Harun’un çiçeklerini ve mesajını almış buluşma yeri olan Yenikapı’ya gitmek üzere metroya binmişti. Metrodan indiğinde kar lapa lapa yağıyor, etraf bembeyazdı. Yenikapı Sahili’nde deniz üzerine inşa edilmiş olan Denizatı Kahve Evi’ne girdi. Burası  çoğunlukla romantik anlar yaşamak isteyen çiftlerin geldiği bir yerdi. Denizin üzerinde tamamiyle şeffaf inşa edilmiş olan yerin mutfak, personel odaları ve tuvaletler haricindeki her yeri şeffaf bir tür sağlam pleksiglasdan yapılmıştı. Taban hemen hemen denizin içine bir metre kadar batıktı. Gelen misafirler deniz altından yapılan ışıklandırma ile denizin altını ve dolayısıyla canlıları görebiliyordu. Cam bir fanusa benzeyen mekanda özel ışıklandırmalarla loş bir hava yaratılmıştı. Fonda derinden gelen bir müzik vardı. Bade, adını söyleyerek kendine ayrılmış olan yere gitti. Harun yoktu, kendini koltuğa bıraktı. Bugün vücudunda bir kırgınlık vardı sanki. Kendini yorgun hissediyordu. Tam oturmuştu ki Harun geldi. Elinde bir buket kırmızı gül vardı. Bade, gülümsedi “Bana mı diye sormayacağım. Çok teşekkür ederim.”
Haun Bade’nin karşısında oturdu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Öylece Bade’ye bakıyordu. Bade sessizliği bozdu:
“Kahve içelim mi? Ya da çay”
Harun, sıkılganlığını atmak istercesine:
“Evet, ben kahve alacağım ya sen?”
“Çay.”
Bade ve Harun içecekleri geldiğinde hâlâ konuşmuyorlardı. Harun tabana yapışmış olan vatosa bakıyor, hayvanın insan yüzüne benzeyen alt kısmına hayaranlıkla bakıyordu:
Bade sessizliği bozdu:
“Harun,vatosla aranda ne var senin?”
İkisi de gülmeye başladılar.
Bade duygusal bir kadın değildi. Daha doğrusu duygularını gösterebilen bir kadın değildi. Aslında kendini kaba bir kadın olarak görüyordu. Bu sefer birlikte olduğu erkeğin ilişkisini yönetmesini istiyordu.
“ Bade, lafı uzatmak istemiyorum. Senden çok hoşlanıyorum. Sevgilim olur musun?”
Bade, Harun’u utangaç olarak bilirdi ama Harun bir anda onu şaşırtmıştı.
“ Harun, ben dürüst olmak isitiyorum. Ben çok zor biriyim. İlişkilerini düzgün yüremiyorum. Çok öfkeliyim.”
“ Olsun Bade, kavga edelim senle, küselim, barışalım ama yine de birlikte olalım.”
Bade gülümsedi, bu evet anlamına geliyordu. O gece Bade ve Harun uzun konuştular. Saat on gibi Denizatı’ndan çıktılar. Bade cebinden bir sigara tabakası çıkardı: “Harun biraz burada durup karı izleyelim, ben de bir sigara içmek istiyorum.” Bade tütün yapraklarından oluşan ince sigarasını çıkardı. Harun, “Herhalde yakmama müsaade edersin?” Bade sigarasının ilk dumanını havaya savuruken Harun’da cebinden sigara tablasını çıkardı. Harun sigarasını yakarken Bade’ye:
“Biliyor musun bir zamanlar bu şehrin bir gürültüsü varmış.”
“Evet, dijital kayıtlarına bakmıştım. Çok kalabalık ve gürültülü bir yermiş.”
“Şimdi ise dünyanın en sessiz şehirlerinden biri.”
“Büyük deprem burayı çok özel bir şehir yaptı.”
“ Özel ve fazlasıyla huzurlu. Sence de fazla huzurlu değil mi?”
“Bu şehir dünya tarihinin en büyük felaketini geçirdi. Başka ne olablir ki?”
“ İkinci bir deprem”
“Mümkün değil, olasılığı çok düşük. Büyük fay dört yerinden birden kırıldı. Şehrin haritası değişti.”
“Haklısın, bu şehir artık felaket görmez.”

Harun ve Bade birlikte metroya bindiler. Harun Taksim tarafına giderken Bade Anadolu yakasına doğru geçen hatta yoluna devam etti. İçindeki hoş duygu yerini tuhaf bir sıkıntıya bıraktı. Eve gidince bir seans yoga yapmaya karar verdi.
(5. Kısım)
HANS VE LANA
Dr. Lana ve Hans uzun zamandır birbirlerini tanıyorlardı. Arkadaşlıkları İngiltere’de başlamıştı. Hans gazetecilik okurken Lana parlak zekası ile hem tıp hem kimya okuyordu. İki iyi arkadaş olmalarına rağmen aralarında bir aşk hikayesi yoktu ama Hans, Lana’ya karşı arkadaşlık ötesinde duygulara sahipti. Ne yazık ki Lana’nın zekası onu korkutmuştu. Zeki bir kadınla beraber olmak Hans için çok zordu. Daha önce bir genetik mühendisi bir kızla çıkmış ve hüsranla biten bir ilişki yaşamıştı. Bu yüzden de Lana’ya hiçbir zaman çıkma teklif edememişti.  Lana’nın her şeye bilimsel bir cevap bulması, insanı sinir edecek kadar akılcı davranması da ayrı bir sorundu. Hans, bir gün ona ruhların gerçek olup olmadığını sormuş Lana, yeşil gözlerini iri iri açarak “Sen ruhlara inanmıyorsun değil mi?” sorusu ile Hans’ın büyük sırrını onunla paylaşmasını engellemişti. Hans, Lana’nın karşısında kendini küçük duruma düşürmek istememişti açıkçası.
Her ikisinin de ortak iki yönü vardı: futbol ve yemek. Haftasonları beraber maç izlemek ve aburcubur tüketmek onların vazgeçemedikleri bir zevkti. Lana bir tek o zamanlar normal bir insan oluyordu. Naço ve bira ile tatlandırıkları geceler, koltuk üzerinde uykuya dalmaları ile son buluyordu.  Bir keresinde bir yaz tatilinde sırf uzak doğu yemeği yemek için Tayland, Singapur, Kore, Çin ve Japonya seyahati yapmışları. Bir ayın sonunda sekiz kiloyu vücutlarına kazandırmışlar, Japonya’da yedikleri suşinin dozunu kaçırınca da hastalanıp iki haftada hastanede yatmışlardı. Geri döndüklerinde bütün Cambridge onları dillerine dollamıştı.
Hans, Lana’yı telefonla aradı; uzun uzun çalan telefonu uykulu bir sesle Abdülhalim açınca çok şaşırmış, Lana’nın hastanede olduğunu duyunca da hemen onu görmek için yola çıkmıştı. Hans hastaneye gittiğinde Lana, Abdülhalim ile konuşuyordu.    
Hans’ı görünce:
“Selam Hans, ah seni görmek ne kadar güzel…”
“Korkuttun Lana”
“Meraklanma, bir şeyim yok. Çok üşütmüşüm anlaşılan bu gece buradayım ama yarın çıkarım…”
“Ne kadar İstanbul’da kalacaksın? “
“Altı ay buradayım, Çapa Tıp Fakültesi’nde olacağım.”
“ Konu ne?”
“Salgın hastalıklar.Bern’de bir virüs üzerinde çalışıyorduk. Burada da aynı konu… Şimdi uzun uzun anlattırma bana.”
“Haftasonu için maç biletlerini aldım.”
“Galatasaray maçı mı?”
“Evet, işin var mı?”
“ Elbette yok, haftasonlarım benim…”
Hans Abülhalim’e döndü:
“Sana sormuyorum bile, sen zaten sevmiyorsun.”
Abdülhalim gülerek cevap verdi
“ Benim başka planlarım var.”
Lana araya girdi:
“Oooo, söyle bakalım. Plan ne?”
“Ayasofya  kütüphanesine gideceğim. Birkaç yazma bakacağım.”
“En son Kıptice çalışıyordun. Onunla mı ilgili?”
“Hayır, bu sefer Türkçe”
“Sahi Abdülhalim kaç dil oldu.”
“15 oldu Dr. Lana”
Hans kocaman bir offf çekti. Kendisini aptal gibi hissetti. Lana, Hans’ın sıkıldığını anlamıştı:
“Galatasaray forman var mı? Yani benim için.”
“Evet iki tane üç x large formam var.”
Lana kahkahayı patlattı.

Hans, hastaneden çıkarken biraz tedirgindi. Lana’nın odasında gördüğü iki hayalete aklı takılmıştı. Lana’nın odasındaki iki yetişkin erkek hayaleti onu korkutmuştu. İlk defa korku ifadesiyle bakan hayaletler görmüştü. 

23 Ocak 2015 Cuma

(4. KISIM)
İSVİÇRELİ BİLİMİNSANLARI

".....TK 1453 sefer sayılı Bern-İstanbul uçağı alanımıza inmiştir..." Dr. Lana Goodwin, isteksizce yerinden kıpırdadı. Vücudunda bir kırgınlık vardı. Bern'den uçağa binerken de birkaç kere ardı ardına hapşırmıştı.  Herhalde soğuk algınlığı diye düşündü. Yanında oturan asistanı Abdülhalim uçak inmesine rağmen halen uyuyordu. Hafifçe onu dürttü. " Abdül uyan istersen." Abdülhalim gözlerini açtı, "Affedersiniz yine uykuyu fazla kaçırdım galiba..." "Fazla mı? Uçağa binerbinmez uyudun, bunu nasıl beceriyorsun?" "Babam da öyleymiş" diye sırıttı Abdülhalim. Abdülhalim Mısırlı genç bir biogenetik uzmanı. İncecik sırık gibi bir oğlan.  Genetik açıdan Mısır'ın yerli halklarından olan Abdülhalim'in gen haritasına göre farklı hiçbir ırkın genini taşımıyor. Sadece meraktan laboratuvarda yapılan araştırma da zekası kadar genlerinin de özel olduğunu bulmuşlardı.

Dr. Lana için tek sorun onun uykusu. Laboratuvarda çalışırken arada sırada beşer dakikalık uykulara geçen Abdülhalim uykusunda kafasının daha verimli çalıştığını ve problemleri uykusunda çözdüğünü söylüyordu. Labarotuvarın en zeki adamı olan Abdülhalim filmlerin  final sahnesinde ortaya çıkan kahraman gibi son dakika da her şeyi halledebilmek becerisine sahipti. Dr. Lana koca gövdesini koltuktan kaldırdı, son zmanalarda kilo almıştı. Çalıştığı projelerde en kritik zamanlarda Abdülhalim'in bulduğu çözümler onu ve projeyi kurtarıyordu. Dr. Lana, Abdülhalim'in arkasından yürürken hafif bir titreme geçirdi. Doktora gözükse iyi olacaktı. Parmak ve retina taramasının ardından İstanbul'a giriş yaptılar. İstanbul Teknik Üniversitesi'nden gelen şoför onları karşılamıştı. Misafirhaneye doğru yol alırken Dr. Lana giderek daha da kötüleştiğini fark etti. Abdülhalim'e döndü "Hastaneye gitsek iyi olur" diyebildi.

Dr. Lana gözlerini açtığında hastanede olduğunu anladı. Kolunda bir serum vardı, Abdülhalim yatağın yanındaki sandalyede uyuyordu. Gülümsedi, hiç şaşırmamıştı...