29 Aralık 2014 Pazartesi

 (1. KISIM)
SIRADAN BİR ADAM HARUN
    

Aralık ayının sonlarına doğruydu. Mevsim başından beri ara sıra yağan yağmur dışında gökyüzü açık ama insanın kemiklerine işleyen keskin bir soğuk vardı. Harun soğuğu severdi ama daha çok etrafta kar olunca. Yağmurdan hiç hoşlanmazdı ;İstanbul'a yağmurun yakışmadığını düşünürdü. Kar ise şehrin o çelik grisi gövdesini saklar, sokaklarda sadece hızla ilerleyen tramvayların raylara değmeyen gövdelerinin havada çıkardığı ses duyulurdu. Martılar böyle vakitlerde büyük meydanlarda toplaşırdı, kendilerine yemek verenlerin bu zamanlarda fazlalaştığını bilirlerdi.
Harun, Kabataş’tan yürüyerek Taksim meydanına çıktı, aslında finükülere binebilirdi ama bütün yolculuklarını yer altında yapmaktan bıkmıştı. Sabahın keyfini çıkarmak istiyordu; kendisi gibi yürümeyi seven birkaç kişi ile birlikte meydana vardı. Hava buz gibiydi, burnunu hissetmiyordu. Kar, bir an önce yağsa bu keskin soğuk yerini daha yumuşak bir havaya bırakacaktı. Meydanın bir kısmını kaplayan büyük Taksim heykelinin önünde duran seyyar salepçiye doğru ilerdi.  Her seferinde gözünün takıldığı ama pek de anlam veremediği heykele baktı. Güya sanatçı bunu mikroskop altında görünen kar taneleri şeklinden esinlenerek yapmıştı ama Harun’a bu heykel her seferinde dikenli tellerden yapılmış bir futbol topu görüntüsü veriyordu. Elli yıl önce burada daha küçük bir heykel vardı ama meydanın azametine uymadığı düşünülerek kaldırılmıştı. Şimdi, her seferinde gitmek için kalbine niyetini koyduğu 21. Yüzyıl Modern Zamanlar sergisine gidip heykeli görmek istiyor ama hep bir engel çıkıyordu. Aslında hologram görüntüsünü defalarca görmüştü ama hologramların gerçeklik algısını bozduğunu düşünüyordu. Harun, metal bardağını uzattı. Salepçi tarçın da ister misin dedi, Harun bol olsun diye karşılık verdi. Biraz sonra salebin tarçının kokusu birbirlerine karışmış Harun’un burun deliklerinden girerek beyninin nostalji kısmını tetiklemişti. Harun’un nostalji çağrışımları hep koku ile oluyordu. Annesi ve babası hayattayken babasının görev dönüşlerinde Vezneciler’e gider Direklerarası Nostalji caddesinde yanyana sıralanmış olan küçük dükkanların birinde salep içerlerdi. Salep içerken babasının anlattığı, her seferinde bunların abartılı olduğunu düşünürdü hep, hikâyeleri dinler; annesinin “Çocuğu korkutuyorsun, anlatma” demesine rağmen anlatmayaa devam eder; salepler ve hikâyeler bittikten sonra da Beykoz’daki eve gitmek için metro istasyonuna giderlerdi. Harun, bardağının kapağını kapattıktan sonra istasyona doğru ilerledi.
Eskiden seyyar satıcılarda kağıt bardaklar olurdu; fakat çevre koruma kanunlarına göre artık bu kağıt bardaklar kullanılmıyor; kullan at devri çoktan kapanmıştı. Bu bardaklı hayat yeni bir sosyalleşme modasının ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bardaklarını alan insanlar belli seyyar satıcıların önlerinde buluşuyor, ardından da bardakları bitene kadar sohbet ediyorlardı. Cep telefonlarının bir dönem yarattığı sanal sosyalleşme yerini yüzyüze sosyalleşmeye bırakmıştı. Aslında bu bir zorunluluktan da kaynaklanıyordu. İnternet bağlantılarının sık sık kontrol edilmesi ve yapılan elektronik takipler insanları bunaltmış bunun yerine birçokları 100 yıl önceki hayat tarzına dönmeyi tercih etmişlerdi.  Harun, bütün bunlara rağmen insanların hâlâ takip edildiğini biliyordu, özellikle uydu sistemleri ile her sokak hatta çıkmaz sokak bile denetleniyordu. İşin tuhaf tarafı insan özgürlüklerini sınırlayan her kanun ya da sistem insanların tepki göstermesine değil, çıkan bu yeni duruma karşı kendi lehlerine çevirebilecekleri bir davranış üretmelerini sağlıyordu. Harun, metro ile yoluna devam ederken bir süreliğine yer üstüne çıkan metronun camından yağmaya başlayan kara baktı. Sonunda dedi içinden... Şehrin öte yanına gitmek tam 45 dakika sürüyordu. Harun, kahverengi gözlerini büyük ekranlarda akan haberlere dikmiş, keyfini çıkara çıkara salebini içiyordu. Biraz sonra haberlerin yayınlandığı merkeze varacak ve haber odasındaki masasına yerleşecek, belki de hangi haberin yayınlanıp yayınlanmayacağına karar verecekti. Gerçi onun içindeki tek heyecan Bade'ydi, şu aralar. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder